18 Mayıs 2011 Çarşamba

MENDİLİMDE KAN SESLERİ

Her yere yetişilir 
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama 
Çocuğum beni bağışla 
Ahmet Abi sen de bağışla 
Boynu bükük duruyorsam eğer 
İçimden öyle geldiği için değil 
Ama hiç değil 
Ah güzel Ahmet abim benim 
İnsan yaşadığı yere benzer 
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer 
Suyunda yüzen balığa 
Toprağını iten çiçeğe 
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine 
Konyanın beyaz 
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer 
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir 
Denize benzer ki dalgalıdır bakışları 
Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına 
Öylesine benzer ki 
Ve avlularına 
(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi) 
Ve sözlerine  
(Yani bir cep aynası alım-satımına belki) 
Ve bir gün birinin adres sormasına benzer 
Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne 
Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına 
Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına 
Minibüslerine, gecekondularına 
Hasretine, yalanına benzer
Anısı işsizliktir
Acısı bilincidir
Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi.
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
Dirseğin iskemleye dayalı
-- Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben --
Cıgara paketinde yazılar resimler
Resimler: cezaevleri
Resimler: özlem
Resimler: eskidenberi
Ve bir kaşın yukarı kalkık
Sevmen acele
Dostluğun çabuk
Bakıyorum da simdi
O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.
Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi
Biz eskiden seninle
İstasyonları dolaşırdık bir bir
O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
Nazilli kokardı
Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
Kadının ütülü patiskalardan bir teni
Upuzun boynu
Kirpikleri
Ve sana Ahmet Abi
uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
Sofranı kurardı
Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi
Çocuklar doğururdu
Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar...
Bilmezlikten gelme Ahmet Abi
Umudu dürt
Umutsuzluğu yatıştır
Diyeceğim şu ki
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
Çocuklar, kadınlar, erkekler
Trenler tıklım tıklım
Trenler cepheye giden trenler gibi
İşçiler
Almanya yolcusu işçiler
Kadınlar
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
Ellerinde bavullar, fileler
Kolonyalar, su şişeleri, paketler
Onlar ki, hepsi
Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.
Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri

      Edip CANSEVER 

Ekşi Sözlükte Herkese Küfretmiyorlar

Ben bu adamın bir şeyi olmak isterdim. yakınında bir amca kızı, köylüsü, sette çay dağıtan bir yardımcısı, sıkı sıkı kapadığı ceketinin otururken buruşmuş yırtmacını ütüleyen ütücüsü mesela. konuşurken bir yandan oyunculuğa dair ettiği laflar ile oyunu, oyunculuğu, yönetmenliği, bu toprağın insanını iyi tanımak için uğraşmış bir sosyoloğu, antropoloğu, “birinin sorunu varsa çocukluğuna dönülür öyleyse bu toplumda geçmişi ile yüzleşecektir” derken bir psikoloğu gördüm gözlerinde. sanki taptuk kapusunda odun taşımış bir yunus torunu gibi bir tarafı duru, konuşurken öbür yanı eğilip bükülüyor fakat ağzından çıkan yüklemlerde sözleriyle kaskatı, yüzümüze gözümüze çarpan bir film çekiyordu. o yumuşacık gönülden hem mizah buharlaşıyor hem de itirazın kopyası değil aslı konuyordu önümüze. bu öyle kıçını sallayarak pahalı barlarda söylenen rock şarkılarının itirazı gibi başkaları için başkalarına söyleyen bir müziğe benzemiyordu. her cümlesinde anadolu’nun geri çekilen ve ön tarafı başkalarına bırakan terbiyesinden olma adam duruyordu oracıkta. sesine, tonlamasına, yerel ağzın temizliği, duruluğu, keskinliği sinmiş bir hitabet izliyordum. sözcük seçimi ya da ağız özenti ve kaplama bir ağız değildi. edilen her kelime belli ki bu hayata uzun yıllar boyunca sızmıştı. dün öğrenilmiş gibi durmuyordu. eminim ki çok az entelektüel bu kadar karalamasız konuşabilir ve meramını böyle sade ama vurucu anlatabilirdi. ödülünü armağan ettiği çocuklar için kurduğu cümleyi aynen tekrar edemeyecek olmanın verdiği korku ile yazamıyorum ama siz bulun bakın ne dediğine.

ne olurdu şu topraktan daha fazla çıksaydı bu kendine güveni tam, yerel ağzından ve ait olduklarından utanmayan adamlardan. “ben emredemem, bağıramam çağıramam zaten böyle yapılan işten hayır gelmez” derken zaten deki ilk hece kısa okununca ve hayır daki h harfi arapçadaki gibi gırtlaktan vurgulanınca öyle bir rahleye çöküyor ki insan öğretmeye çalışmayan bir adama öğrenci oluyor.

Bana bir avans verin size nasıl vekillik yapılır göstereyim

Sizin Kürt olduğunuzu zannediyor herkes, neden?
Kürt meselesine gösterdiğim yakınlık ve duyarlılık herkeste böyle bir algıya sebep oldu. Adıyaman’da 15-20 tane Türkmen aile vardır. Hem ana hem baba tarafım bu ailelerden gelmedir. Dolayısıyla Türk’üm ama orada asimilasyon tersine çalışmış! Öyle diyeyim.

Nasıl bir ailede büyüdünüz?
Adıyaman’ın merkezinde doğdum. Babam hem berberdi hem de arzuhalci. Aynı zamanda da 1960’lardaki Behice Boran’lı Türkiye İşçi Partisi’nin Adıyaman kurucusu ve il başkanı. Öldü ben 8 yaşındayken. Sirozdan. Sonra annem ve dört kardeşim dedemin evine sığındık. Dedem de solcu bir adamdı ama İşçi Partili değildi. CHP’liydi.

Nasıl geçiniyordunuz?
Ben 8 yaşında fotoğrafçıya çırak olarak girdim. Adıyaman’ın iki fotoğrafçısından biri. Haftada 125 kuruş alıyordum.

Ne yaparak?
Su getir, orayı süpür… İlkokulu bitirdiğimde kalfa olmuştum. Rötuş yapıyordum fotoğraflara.

Siz kardeşler arasında en büyük müsünüz?
Evet. Onlar çok küçük olduğundan çalışmazdı. Lise ikiye geldiğimde fotoğrafçılıktan aldığım para evi geçindirmeye yetmiyordu. 16 yaşından önce asgari ücret alamazdınız. 16’yı bitirince Sıtma Savaş ve Eradikasyon’a mevsimlik işçi olarak girdim.

Niye orada çalıştınız? E Adıyaman’da sıtma vakası çoktur. Çok olan yerde de sıtma savaş vardır. Biz de sırtımızda 40 kiloluk pirinç bronz pulvarizatörle ilaçlama yapıyorduk. Çukurova’ya pamuk işçiliğine gitmiş olanların parmağından kan almışlığım da vardır tabii. Yaz tatillerinde ve 15 gün de okulun başlangıcından çalarak çalışırdım. İyi para kazanıyordum ama. 1100 lira filan. Amcam öğretmendi, ondan fazla maaş alıyordum. Çünkü sendikalıydık.

Sendikacılık ergenlik döneminizde başlıyor yani…
Tabii. Sıtma işçileri olarak devrimci bir sendikaya girdik. İşyeri temsilcisi olmuştum. Fakat Milliyetçi Cephe hükümeti kurulunca beni attılar işten. Ben de kirvemin oğluyla bir lastik tamirci dükkânı açtım.

O niye?
Çünkü bir balyoz ve bir levye, o dükkânı açmak için kâfiydi. Liseyi bitirene kadar hem lastik tamirciliği yaptım hem de amatör olarak fotoğraf çektim. O zaman Türkiye’de nüfus cüzdanları değişmeye başlamıştı. Çok yapraklı cüzdanlardan tek yapraklıya geçiş… Fotoğrafçıda kalfalık yaptığım dönemde 3 yıllık harçlıklarımdan arttırdıklarımla aldığım çakma Mamiya bir makinem vardı, Lübitel marka. Hafta sonları köyleri gezer, şehre inemeyenlerin vesikalıklarını çeker, tab ettirdikten sonra da teslim ederdim.

Tüm bunlar arasında Ankara Siyasal Fakültesi’ni nasıl kazandınız?
Bende üniversite kazanacak bir adam hali yok mu? Okula yarım yamalak gidiyorum gibi görünse de çok sıkı bir öğrenciydim. Söylemesi ayıp, liseye kadar hep çok iyi derecelerle bitirdim. Lisede çatışma ve can güvenliği sorunu başlamıştı. Biraz tavsadı ama Siyasal’a da üstlerden bir sırada girdim. Birkaç başarı bursu almıştım o zaman.

Aileniz Ankara’ya gitmenize ses çıkarmadı mı?
Yok çünkü kardeşim de çalışacak yaşa gelmişti. Ayrıca Ankara’da da hem çalışıp hem okuyordum.

Ne zaman ve niye hapse girdiniz?
Yıl 1981. Üniversite ikinci sınıftayım. 12 Eylül’e karşı direnen örgütlü bir siyasal yapının içindeydim. Cuntayı protesto ediyorduk, geceleri duvarlara yazı yazıyorduk, pankartlar asıyorduk. Sonra bir gün yakalandım. Mamak’a gönderildim. Örgüt üyeliğinden 16 yıl ceza aldım, daha sonra Yargıtay bozdu. 12’ye indirildi. Mamak’tan sonra Ulucanlar ve Haymana Cezaevi’nde de yattım.

Hatıralarınız çok mu berbat?
16 kişiye göre yapılmış bir koğuşta 120 kişi kalıyorduk. Balık istifi yatıyorduk. Buna rağmen güzel anılarımız var. Bütün ülke büyük bir suskunluğa bürünmüşken itiraz eden kim varsa cezaevindeydi. Orada da itirazımızı direnişlerle, açlık grevleriyle sürdürüyorduk.

Çok işkence gördünüz mü?
Herkes gördü o dönem. Bunları anlatmayı sevmiyorum çünkü 16 yaşında idam edilen, işkencede öldürülen insanlar varken kalkıp “Bize de şunu yaptılar” demek ayıp geliyor.

Sizde hiç cezaevi travması olmamış gibi konuşuyorsunuz?
Travma dediğin şeye ben ömrümde hiç düşmedim. Depresyondayım, bunalımdayım diyorlar. İnsan niye bunalır ben onu anlamamışım hiç. Mesela savaş bölgesine giden gazetecilerin ruhsal durumu bozulur. Niye? Çünkü o savaşın parçası değil, izleyicisidirler. İnandığın bir savaşın tarafıysan ve haklı bir savaşsa bu, niye travmaya düşecekmişsin? Onurlu yaşamayı gözetiyorsan insan ömrü çok uzun bir süre.

Sizin gibi o dönemin devrimcilerinin bazıları bugün “Biz ne beyhude çabalamışız, zaten bu millet bizim hayal ettiğimiz dünyayı istemiyormuş” diye söylenir. Siz?
Öyle diyenlerin temel eğitimlerinde sorun var demektir. Bilanço hesabına dayanan bir ilişki değildir senin halkla kurduğun ilişki. Çok uzun soluklu, sabırlı çabayı gerektirir. Asıl problem başka…

Nedir?
Eğer sen sosyalist olmayı içselleştirememişsen, “Halkımız bizi anlamadı” diye dönersin. Bir ömür uğraşırsın, halk da senin yaptıklarından hiçbir şey anlamamış olabilir. Ama bir sosyalist olarak bir ömrü ikmal etmek büyük bir kazançtır. Erdemli bir yurttaş olarak yaşayıp ölürsün, bunun keyfi bile yetmeli bir insana.

Sosyalist olmayan erdemli değil mi?
Olmaz olur mu? Ama sosyalist olmak bundan biraz daha fazlası. Temelde emeğin sömürülmesine itiraz etmek, herkes için adil, eşit ve özgür bir dünyayı savunmak demektir. Sosyalizmin bilimsel olarak önerdiği dünyayı bilmeden de hayatını böyle inşa eden insanlar vardır. İşin aslı bir sistem meselesi. Elbette insanın erdemli olması için sosyalist olması gerekmez ama her sosyalist erdemli olmak zorundadır.

İmkânlarınız olsa, yeni Türkiye sistemini nasıl inşa ederdiniz?
Eğitimin, sağlığın, iletişimin bütün yurttaşlar için eşit ve parasız olmasını sağlardım. Bu toplumda sadece dört kesimi imtiyazlı sayardım: Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler. Betonların istila etmediği herhangi bir kara parçasına 500 tane fidan diken, can suyunu veren, en az yarısının hayata tutunmasını sağlayan bütün gençleri askerlikten muaf sayardım. Bu sayıyı yükseltenlere de rütbe verirdim. Düşün sen 2 bin tane ağaç dikmişsin, seni general yapardım. Askerlik denilen mesleği de tarihe terk etmiş olurduk.

İletişimi niye bedava yaptınız?
Tabii ya, iletişim de bedava olmalı! Asgari bir konuşma dilimi, anayasal bir hak sayılmalıdır. Bunun üzerindeki iletişim için sadece maliyet üzerinden bir tahsilat yapılmalıdır.

BDP tüm Türkiye için bunları öneriyor mu?
BDP’yi bugün için başka türlü konuşmak lazım çünkü şu anda ülkede ağır bir savaş-barış gündemi var. Benim BDP’ye katılmamın en büyük nedeni bu savaş halinin onurlu bir barışla finalize edilmesine katkı sunmak. Bu konuda safımı ezilenlerden yana konuşlandırıyorum. BDP şu anda henüz en temel hak ve özgürlüklerin peşinde.

Saf tuttuğunuz ezilenlerle ilk nasıl yüzleştiniz?
Bizim evimiz Adıyaman’da Oduncu Pazarı denilen yerdeydi. Köylüler oraya odun satmaya gelirlerdi. Onların başka bir dilde konuştuklarını işitince çok şaşırmıştım. 7-8 yaşlarındayken. Bunlar kim diye sormuştum. Kürtler demiştiler. Sonra okulda da çocuklarını görünce daha da şaşırmıştım. Çünkü önce Türkçe öğreniyorlardı.

Evinizde Kürt sorunuyla ilgili bir bilinç var mıydı?
Babamda çoktu. Adıyaman’daki Türkiye İşçi Partisi’nin neredeyse tamamı Alevi Kürtlerden oluşuyordu. O zaman duyduklarım Kürt sorunuyla ilgili ilk bilgilerimdi. Ortaokul yıllarında sosyalist külliyatı okumaya başladığım için meseleye iyice hâkim oldum. O günden beri hep Kürtlerin ulusal hak ve demokratik taleplerinin yanında durdum.

Kürtçeyi nerede öğrendiniz?
Kürtçeye hâkim değilim, öğreneceğim. Bir borç olarak görüyorum.

Sizin gibi bir insan niye milletvekili olmak ister?
Bir istekle aday olmadım. Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku oluştu. 17 sol siyasal parti ve sivil toplum örgütü toplandı ve belli isimler üstünde mutabakata vardılar. Onlardan biri de bendim. Başta beni bağışlamalarını istedim ama arkadaşlar bağışlamadı.

Niye hayır demiştiniz?
Hayatın içinde bir mevzi olarak sinemayla uğraşmanın, köşe yazmanın da Meclis’te olmak kadar önemli yer tuttuğunu düşünüyordum. Ama arkadaşlar önümüzdeki dönemin tarihsel öneme sahip olduğu, neredeyse kurucu Meclis olacağı konusunda beni ikna ettiler. İkna oldum çünkü bu savaş tıkanmış durumda. Barışı inşa etmek savaştan daha zor ve zahmetli bir süreç. Bu konuda heybesinde turpu olan herkes barış sürecine katkıda bulunmalı.

“Keşke yazar kalsaydı, sürece daha çok katkı yapardı” diyenler var.
Yazarlığımı biliyorlar ama vekilliğimi henüz bilmiyorlar. Yazı yazmaya başlamadan önce de bana “Sen sinemacısın, ne işin var gazetede köşe yazıyorsun” diyorlardı. Ama o zaman daha benim nasıl bir köşe yazacağımı bilmiyorlardı. Halk bana bir avans verirse size nasıl milletvekilliği yapılacağını gösterebilirim.

Kendinizi yemin ederken hayal edebiliyor musunuz?
Osmanlı döneminin son zamanlarında bir bölgeden çok şikâyet gelmiş. Yöneticilerin, yolsuzluk, haksızlık ve zulümle uğraştığı sadarete bildirilmiş. Sadaret de denetlemesi için bir adamı göndermiş. Adam da tüm erkân-ı devleti dizmiş karşısına. Herkes sırayla yemin içmeye başlamış. Allah, kitap, Kuran, şeref üzerine “Vallahi iftiradır biz öyle şey yapmadık” demişler. Giden adam bakmış ki birisi sessiz duruyor. “Sen niye yemin içmiyon, yoksa bir halt mı işledin?” diye sorunca cevap şöyle gelmiş: “Bekliyom, 5-10 dakika içinde bunlara bir şey olmazsa bir yemin de ben içeceğim.” Yani yemini bizim karşımıza büyük bir kıymet gibi indirenler, kendileri bu yemine ne kadar sadakatle bağlı kalmışlar dönüp ona baksınlar.

Radikal’e nasıl veda ettiniz?
Kolay bırakmadılar. Hatta genel yayın yönetmeni bir sürü ek sosyal vaatlerde bulundu. Sigara içilebilecek bir oda bile bu vaatlerin arasındaydı. Ben dedi, grubun yasağına karşı bu odayı savunurum! Ama artık her şey için çok geçti. Zamanında yapacaktı bunu.

 

21 Mart 2011 Pazartesi

Neden Öğrenemiyoruz?

En az bir yabancı dil bilmenin zorunluluk haline gelmesine rağmen bu sorunun bir türlü halledilmemesinin temelinde, öğretim metodundaki eksiklikler ve hatalar yatıyor.

 Öğrenirken odaklanamama, anadildeki yetersizlikler, zayıf genel kültür, yabancı dil öğretiminde materyal kullanmama ve sınava odaklı çalışma gibi nedenler de İngilizce öğrenme önündeki en büyük engeller.

 TED İstanbul Koleji öğretmenleri, İngilizce eğitiminin daha çekici hale gelmesi için şunları önerdi:

 İngilizce nasıl ilgi çekici hale gelir?

 * Yabancı dil sürekli tekrarla, dinleyerek, okuyarak, konuşarak ve yazarak gelişen bir beceri olduğu için, çocuğun yaşamının bir parçası haline getirilmesine yardımcı olun.

* Çocukların ilgi duyduğu bir alanda (müzik, spor, bilgisayar v.s.) İngilizce bir dergiye abone olun.

* Çocuğun İngilizce öykü CD'leri dinlemesini, filmler izlemesini, müzik dinlerken şarkı sözlerini de öğrenmesini teşvik edin.

* İngilizce konuşabileceği ortamlarda bulunmasını sağlayın.

* Çevrenizde her zaman ana dili İngilizce olan birisini bulamayacağınız için günümüzde artık çok yaygınlaşmış olan değişim programlarından yararlanın. Bu programlar dahilinde yabancı bir öğrenciyi belli bir süre evinizde konuk edeceğiniz gibi, çocuğunuzun da ortaöğretim yaşamının bir yılını yurt dışında bir okulda geçirmesini sağlayabilirsiniz. Bazı değişim programları öğrencilere burs olanakları da sunuyor.

* Okuma alışkanlığını edinmemiş bir öğrencinin yabancı dilini geliştirmesi beklenemez. Çocuğun kendi seçeceği yaşına ve düzeyine uygun kitapları düzenli olarak okumasını sağlayın. Bu konuda ona öncelikle sizin model olmanız çok önemlidir. Lütfen onunla birlikte siz de okuyun ya da bir şekilde kitap okumanın keyfini sizinle paylaşmasını sağlayın.

* Çocuğun ders ortamı dışında İngilizce ile ilgili yapacağı her çalışmayı (metin, ses ya da görüntü kaydı olarak) portfolyosunda sergilemesi için onu teşvik edin.

* Okulda ne yaptığı ya da neler olduğu konusunda değil, ne öğrendiği konusunda konuşun. Neyi, niçin öğrendiğini, hangi konularda daha fazla tekrar yapması gerektiği konusunda onunla fikir alışverişinde bulunun ve kendi öğrenmesinin sorumluluğunu kendisinin alması konusunda onu yüreklendirin.

* Mümkünse öğrenilen dilin konuşulduğu ülkeye ziyaretler yapın.

* Sözlük kullanmayı öğrenin. Seviyenize uygun bir sözlük alın.

 Çocuğun İngilizce öğrenmesi, konuşması ve kullanması için ne yapmalı?

 * Dili bir araç değil amaç olarak göstererek öğretmeli.

* Dersi eğlenceli, meraklı hale getirmeli.

* İngilizce'yi diğer dersler gibi çok çalışıp, iyi not alması gereken bir ders olarak göstermemeli. * İngilizce'nin, hayatını kolaylaştıracak olduğunu görmesini sağlamalı.

* Öğretime mümkünse anaokulundan itibaren küçük yaşta başlamalı.

* Eskiden hazırlık sınıfları 6. sınıfın önündeydi ve dil öğrenimi küçük yaşta daha kolay olduğundan daha etkin öğretilebiliyordu. Lise sınıflarının önüne geldiğinden bu yana dil daha zor öğreniliyor, hazırlık sınıfları tekrar konulmalı.

* Öğretmenlerin, velilerin seçtiği kitaplar yerine çocuklar kendi seçtikleri kitapları okumalı.

* Klasikleri zorunlu hale getirip, okutmaya çalışırken çocuğu okumaktan ve dilden soğutmamalı.

* İngilizce'yi sadece İngilizce dersinde değil, başka disiplinlerde de (matematik, fen, bilgisayar) kullanmalı.

* Kitap okurken her sözcüğün anlamını bilmesini beklememeli.

* Küçük yaşta izlediği kanallardaki dilin İngilizce olmasına dikkat etmeli (Baby TV vb.).

* Uyumadan önce bir akşam Türkçe hikaye okunuyorsa bir akşam da İngilizce hikaye okumalı (anlamasa da duysun).

* Okullarda İngilizce kullanılan ortamları arttırmalı, ihtiyacını öğrenmekte olduğu dili kullanarak karşılayabilmesi sağlanmalı.

* Dili doğru kullanmasını sağlamalı ama çok da kurallı olmasını beklememeli. Kurallara dikkat etmeye yoğunlaşarak yanlış yapmaktan korkar hale gelebilir.

* Gramer öğreterek dil öğretmeye çalışmamalı.

* Okuyarak, yazarak, dinleyerek ve konuşarak öğretmeli. Yabancı dili de ana dilini öğrendiği gibi öğrensin.

* "Hadi bir İngilizce/Fransızca konuş da duysunlar" diye zorlamamalı. Yeri geldiğinde kendisinin kullanmasını beklemeli.

* Yazması için bir konu verip de, hadi yaz dememeli. Birkaç konu verin o seçsin ve yazsın.

* Yazarken güdümlememeli. O yaratsın, yazsın. Zaman içinde kurallı yazmayı öğrenir. Önce yazmanın keyfini alsın.

* Hata yaptığında hemen düzeltmemeli. Hata yapmaktan korkar hale gelmesin. Hatasını doğruları duyarak kendi fark ederek düzeltsin.

* İkinci dili v-özellikle küçük yaşta- yaratarak öğrenmesini sağlamalı. Örneğin bir oyuncak yaratsın, bir hikaye kahramanı yaratsın ve onu konuştursun.

* Yaz okullarını ya da kamplarını, yeni bir ülke gördüğü, kendi dilini konuşan arkadaşları ile güzel bir tatil geçirdiği yerler haline getirmemeli. Ana dilini kullanamayacağı, başka etkinlikler de yapacağı ve hatta büyüdükçe aynı zamanda çalışacağı kamplar olmasını sağlamalı.

* Öğretenler ve aileler, onun öğrenmesinden kendini sorumlu kılmamalı. Öğrenme sorumluluğu çocukta olmalı.

20 Mart 2011 Pazar

YETER


Bir dağbaşı yalnızlığı yaşıyorum yeniden.,
Dağbaşı yalnızlığı ölümden beter.
Hiç kimse aramasa sormasa beni
Sen gelsen yeter..

Huzur ellerinin güzelliğidir.
Gözlerin karşımda mutluluk denizi.
Her sabah soframızda ekmeğimizi
Sen bölsen yeter..

Yüreğim seninle yaylalar kadar serin
Ne bir çizgi hasret, ne bir nokta gam
Yayla dumanı gibi gözlerime her akşam
Sen dolsan yeter..

Bende çaresizlik sonsuz kördüğüm.
Bende sabır sende naz..
Gündüzünden vazgeçtim düşümde biraz
Bir yüz görümlüğü sen olsan yeter..

Duymasa da hiç kimse şâir gönlümün,
Sende karar kıldığını...
Ve içimin şerha şerha yarıldığını,
Sen bilsen yeter..

Bir gün duysan bittiğimi, tükendiğimi..
Çıkıp gelsen uzaklardan korkulu ürkek..
Bir incecik dal gibi üzerime titreyerek,
Eğilsen yeter...



8 Mart 2011 Salı

Kutlama

Tum Kadınlarin 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü kutluyor, eşitlik, özgürlük, huzur  ve mutluluk dolu bir yaşam diliyoruz

7 Mart 2011 Pazartesi

Sende Kalmış

Bilmiyorum nerdeyim, ne haldeyim, ben kimim
Ayrılırken kimliğim, adresim sende kalmış.
Tebessümü yüzüme çok görüyor matemim
Güldüğümü gösteren tek resim sende kalmış.

Akların kaybolduğu, rengin ahenk bulduğu
Toprağın kadehine ab-ı hayat dolduğu
Bir gül için, bülbülün saçlarını yolduğu
Aşkın harman olduğu o mevsim, sende kalmış.

Nerede o çocuksu, o şımarık hallerim,
Saçlarına hasreti tanımayan ellerim,
Rengarenk rüyalarım, toz pembe hayallerim
Tekmil neşem, sevincim, hevesim, sende kalmış.

Ayıplama, kınama, kahveye gidiyorsam,
Avunabilmek için bir tavla atıyorsam,
Garson çay uzatırken ben aklımda diyorsam,
Sende kalmış demektir, ladesim sende kalmış.

Dostlar da muhabbeti kestiler, lüzum da yok.
Zaten senden ziyade sohbetim, sözüm de yok.
Sen dönmeden kimseye bakacak yüzüm de yok.
Aynalarda kendimi göresim sende kalmış.

Sende kalmış umudum, saadet çağım sende,
Sende kalmış huzurum, tüten ocağım sende,
Sende hayat kaynağım, duygu membağım sende,
Can diyorum sana, can kafesim sende kalmış.

Allah' ım düşmanımı düşürmesin bu zaafa,
Sanki her noksanımı mecburum itirafa,
Hangi şarkıya girsem, notalar do re mi fa
Sol diyorum sana sol, la sesim sende kalmış.

Gel Tanrı'ya borcunu teslim etsin bu yürek,
Tez gel ki enkazımı kapatsın kazma kürek,
Kelime-i Şehadet getirmem için gerek,
Son diyorum sana, son nefesim sende kalmış.

|||| Cemal Safi ||