“Erkekte dekolte cüzdandır. Ne kadar açarsan o kadar talep görürsün.”
18 Mayıs 2011 Çarşamba
Sırrı Süreyyadan 12 Eylül Hatıraları
"yıllarca bu devletin düşmanı değişiyor. bir gün tek parti muhalifleri oluyor, bir gün komünistler, bir gün demokratlar, bir gün mülteciler, bir gün kürtler, bir gün ermeniler. bu devlet, düşman icat etmeden yönetebilme hünerine sahip olamamış bir türlü. sen daha buna ne hikmet izaf edeceksin. yok, böyle bir becerisi yok, sorun çözme kabiliyeti yok, şiddetten başka bildiği bir dil yok. onun için, bu kadar sarih tablo.
ben 12 eylül'e dair iki tane iddianameden bahsedicem. biri, barış derneği davasıdır. neden önemlidir? şu açıdan, dört yıla yakın yattılar, haklarında istenen ceza sekiz yıldı. bu şu anlama geliyor, dört yıldan 20 gün eksik yattılar. yani o ceza verilmiş olsa, tahliye edildikleri gün, beraat ettikleri gün, beraat edene kadar içerde tutuldular, haklarında ceza tahsis edilse 20 gün cezaları kalmış. yani tutukluluğu bir işkenceye dönüştürüyorlar, bir ezmeye, imhaya çeviriyorlar. birisi tek bir gün ceza almamıştır ama en az yatan üç küsür yıl cezaevinde kalmıştır. bunun içinde büyükelçiler var, profesörler var, apaydın'lar orada kanser olup öldüler. yurtdışına gitmeye pasaport vermedi bu idare. bu idareden, bugün askerin idareci olma anlayışından hikmet bekleyen, çok değil yirmi yirmi beş sene gerisine baksın.
diğer iddianame şöyle, garbis altınoğlu hakkında, bir ermeni vatandaşımızdı. iddianame dili şöyle olabilir mi? daha bu iddianameler mahkemelerin raflarında duruyor, bir efsaneden bahsetmiyorum. 'her nasılsa türkiye'de doğmuş ermeni oğlu ermeni' diye iddianame dili olur mu?
sonra diyorlar ki fer fırsatta askere çakmak, bunu diyen zevzeklerin de hayatını korumak içindir bizim bu kadar üst perdeden itiraz etmemiz. çünkü, bu bela geldiği zaman "kimin oğlusun, kimin kızısın" diye bakmaz. bir sürü insan araya gitmiştir.
bu akademi mevzusunda da bir şey söyleyeyim, çok öğreticidir. konsey tutanaklarında var, merak eden cumhurbaşkanlığı yayınlarından arar, bulur. nurettin ersin diyor ki, kenan evren de bir konuşmasında bunu naklen anlatıyor: "efendim bunlar atatürkçülüğü bilselerdi, terörist olmazlardı." terörist dediği insanlar bir milyon altı yüz bin kişi yargılanmış, yüz küsür bini ceza almış, en az sekiz on katı adam da araya gitmiş. eğer bunlar atatürkçülüğü bilselerdi, bu işleri işlemezlerdi diye böyle bir kendi aralarında mütalaa yapıyorlar. onun üzerine diyor, "biz nurettin ersin paşa'ya tevhit ettik o zaman siz atatürkçülüğün bir kitabını yazın, biz de bunları cezaevlerinde okutturalım, bu teröristler de irşat olsunlar. şimdi bu, ahmaklıktır. ben işin ahmaklık boyutuyla ilgili değilim. ahmak, allah yardımcısı olsun. ebleh, debil. bu ülke debil insanlar cenneti. debilite teşhis edilemez, adam günlük işini de yürütür ama onun debil olduğunu bilmezsin. adam kalkıp, "soğan kestiğiniz bıçakla ekmek kesmeyin" diyordu, hiçbir yere oturtamıyorduk. niye bu lafı etti diye. "ben hesap ettim, bir kadın çizmesinden, çok takıktı kadınlara, üç tane iskarpin çıkıyor; çizme giymeyin." yani iktisat anlayışı bununla kısıtlı bir adam, kenan evren'den bahsediyorum. nurettin ersin paşa'ya bunu tevhit ediyorlar, o da bir kitap yazıyor. ben de o kitabı yıllarca okudum. yıllarca; dayakla, copla, baskıyla, falakayla, hücreyle, açlık grevleriyle bu kitabı okudum. kitabı şimdi size anlatayım; bir sürü onun hayatı kadar kitap okumuş, ilim tahsil etmiş sağcı, solcu insanlar şöyle bir zevzek metni okuyorlardı.
atatürk'ün ilkesi, işte 6 tane sayıyorlar. artık ezberlediğimiz, bu kadar. atatürkçülükle ilgili kısım bu kadar. ondan sonra "milli birlik ve beraberliğe muhtaç olduğumuz bu günlerde"; ben bunu artık beynelminele koydum. çünkü çocukluğumdan beri her iktidardan bunu dinledim. ya bu nasıl ülkeymiş kardeş? biz bu milli birlik ve beraberliğe her gün mü bu kadar muhtaç oluruz? her gün mü tekrar ederiz? bu kadar mı vehim olur, bu kadar mı hem böyle deyip hem millli birlik ve bütünlüğü parçalayıcı tasarruflarda bulunulur. geçtim. ondan sonra bir sürü zevzek şiir. şiir denmez, şairlerden özür dilerim. ciklete mani diyeceğim, onu yazanlardan da özür dilerim. aklına esmiş, birisi yazmış, bunlar da bakmış bir hikmet var sanmışlar. bunlarla dolu ve anektodlar ve atatürk'ün türk ordusuna değişmeyen mesajı, bunu bizden koro olarak okumamızı isterlerdi. şöyle bir girizgahı vardı, sadece onu söyleyeyim:
"zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurları taşıyan kahraman ordusu. büyük ulusumuzun orduya bahşettiği en son sistem fabikalar ve silahlarla bir kat daha kuvvetlenerek büyük bir feragat-i nefs ve istihkâr-ı hayatla her türlü vazifeyi ifaya müheyya olduğunuza eminim."
bu, girişi. travmaysa bak; işte üstünden 30 yıl geçmiş unutmak istiyorum, unutamıyorum. bunu hesabını bana kim verecek? beynim bu cürufla, cop zoruyla, dipçikle, falakayla, hücreyle, anamı gözümün önünde döverek, beni anamın gözü önünde döverek okutturulan bir metin bu. ben de bunu okuyacağım atatürkçü olacağım. atatürk'ün kitabını yazarım ben onlara. kimmiş, neymiş, onların vesvese ettiği gibi, onların sandığı gibi olmadığını cilt cilt ben onlara anlatırım. onların heybesindeki turp bu kadar, bunu da ancak cop zoruyla okutup bizim ciddi ciddi atatürkçü olacağımızı sanıyorlardı.
bu anlayış, bu memleketin yakasını bırakmadı. bu vahim bir şey değil, bu belki onların doğaları gereği, fıtratları gereği. ama buna çanak tutmak çok ayıp bir şeydir. faşizm, dünyanın en ayıp şeyidir. bundan daha aşağılık hiçbir şey yoktur. akla gelmiş, icat edilmiş hiçbir şey yoktur.
12 eylül böyle bir şeydir. sakatladı bu milleti, her haneye bir ateş düşürdü; hala da uğraşıyoruz. kırk lokman hekim gelse bunun yaralarını saramıyor."
Sırrı Süreyya
137 gün süren ölüm orucu direnişi sonunda hayata gözlerini kapadığında, 2001 yılıydı ve Canan 18’ini henüz bitirmişti.
Ablası Zehra Kulaksız ile birlikte başlamışlardı ölüm orucu direnişine.
Yaklaşık 2 ay sonra, Zehra’yı da kardeşi Canan’ın yanına uğurlamıştık.
Ölüm orucu direnişi, tüm kulaklar sağır, tüm gözler kör olduğunda, geriye kalan tek eylem biçimidir.
Zindanın dört duvarı arasına sıkıştırılmış bedeninizi, bir tokat gibi, zalimlerin yüzüne çarpmaktır.
Cephanesiz kalan bir devrim savaşçısının son mermisidir.
Gözlerin kör, kulakların sağır olduğunu, kardeşinin ölüme yürümesinden iki gün sonra eve doluşan medya ordusuna şöyle haykırmıştı Zehra: “Biz bugün çıkmadık ortaya. Uzun zamandır buradayız. Ama sizinle ilk kez bugün, şimdi görüşebiliyoruz. Medya, kan kokusunu alınca geldi buraya belki de gönderilmediniz. Bilmiyorum. Bu sadece sizin sorununuz…”
Tahmin etmiş olmalısınız, bu sözleri de yer bulamadı medyada.
Canan ve Zehra’nın babası Ahmet Kulaksız ya da bizim Ahmet Abimiz, varlığı, dirayeti ve insanı utandıran vakur duruşuyla, o günden sonra üç kişi olarak hayata devam etti.
“Ortadoğu Halkları ve Devrim” kurultayında, Grup Yorum üyeleri ile birlikte, Mısırlı, Tunuslu direnişçileri ağırlıyordu en son gördüğümde.
Geçen yıl 12 Mayıs günü, Muğla’da, Batmanlı Kürt genci Şerzan Kurt, sivil ve resmi faşistlerin ortak saldırısında katledilmişti.
Oğlunun ölümünün ardından hastanede bir konuşma yapan Şerzan Kurt’un babası Ömer Kurt, oğlunun sadece barış talebi nedeniyle öldürüldüğünü ifade ederek, “Oğlum mezun olup kalemiyle Anadolu ve Mezopotamya halklarının kardeşliğini yazacaktı, ama olmadı” dedi.
Bu sözlerin sahibi Ömer Kurt, Batman Eğitim – Sen’in başkanlığını da yapmış, hayatını eğitim ve mücadeleye adamış bir güzel abimizdir, tıpkı Ahmet Abi gibi…
Heredot, barış ve savaş arasındaki farkı şöyle tarif eder: “Barış günlerinde evlatlar babalarını toprağa verir, savaş günlerinde babalar evlatlarını…”
Bu yıl, Canan Kulaksız’ı anmak için İzmir’e davet edildim.
Gitmeyi bir onur borcu saydığımdan, seçim çalışmalarına rağmen gitmek istedim.
Fakat devletin geliştirdiği siyasi operasyonlardan dolayı bir türlü başlayamadığımız seçim çalışmalarında bir hayli geç kalmıştık.
Bu yüzden affımı istedim arkadaşlardan.
Grup Yorum ve İdil Kültür Merkezi’ne yapılan operasyonlardan dolayı bu mazeretimi bildirdiğim arkadaşlar, İzmir’e haber verememişler.
Bu durum birçok karışıklığa yol açmış.
Bir de anma gecesinde Şerzan’ı anmak isteyenlerle Canan’ın anısına konser veren Grup Yorum arasında sıkıntılar doğmuş.
Grup Yorum’a reva görülen engelleme çabalarını hiçbir şekilde kabul etmediğimi bildirmek istiyorum.
Bu yapılanları, Şerzan’a ve Canan’a yapılmış en büyük haksızlık olarak görüyorum.
Grup Yorum, bu topraklarda bir müzik grubu olmanın çok ötesinde bir devrimci işlev görmüştür, görmektedir.
Varlığını her daim halk güçlerinin yanında konumlandırmış ve Devrimci tarih hafızamızın sembollerinden birine dönüşmüş kardeşlerimdir.
“Kim ne demiş, nasıl başlamış?” bahsine girmeyi bile yitip giden canlarımıza saygısızlık sayarım.
Halk güçlerinin birbiriyle olan anlaşmazlıklarını nasıl çözecekleri, Devrimci Mücadele tarihimizde çok net olarak bellidir.
Üstelik gün, daha da sıkı kenetlenme günüdür.
Bu meselede sorumsuzca davranan herkes devrimci sorumluluğun gereğini yerine getirmekle yükümlüdür.
Ben gidebilseydim iki anmayı bir arada yapmak isterdim.
Egemenlerin katlederken ayırmadığı kardeşlerimizi, bizim anarken ayırmaya hakkımız olmadığını anlatmaya çalışırdım.
Kendi adıma, Ahmet Kulaksız ve Ömer Kurt’tan özür diliyorum.
12 Eylül'de Adıyaman
Mülkiye dergisinde 12 eylül ile ilgili yazdıklarının son bölümü şöyledir:
"12 eylül’e gelindi. “ülkemizin en çok ihtiyaç duyduğu milli birlik ve beraberlik” duygusu Adıyaman’da da sağlandı!
Bu milli birlik ve beraberliğin sağlanmasında zulmü bol bir sıkıyönetim komutanı engin katkılar sundu.
Bütün diktatörler gibi “sükun ortamını” taçlandırmaya karar verdi.
Tarihteki benzerleri futboldan çok yararlanmışlardı ama ne yazık, Adıyaman’daki stadyumun zemini futbol oynamaya elverişli değildi. bunun üzerine içinde işkenceli sorgular yapılan kapalı spor salonu hatırlandı. artık işkenceli sorgular için antik perre mağaraları kullanılıyordu.
Heyhat, spor salonunda futbol oynanamazdı ama voleybol pekala olabilirdi. emir tez duyuldu. “her kamu kurumu, esnaflar, mahalleler ve okullar bir voleybol takımı oluşturmak zorundaydılar.
Bu takımlar eleme esasına göre bir turnuva yapacaklar ve huzur ortamı dosta düşmana gösterilecekti.
Kentte korkuyla karışık bir histeri dalgası yükseldi. artık herkes voleybolcuydu. elemeler başladı.
Bir subay hakemlik ediyordu. böyle bir otoritenin varlığının sorgulanmaması gereken tek durum bu olsa gerekti. çünkü Adıyamanlıların voleybol adı altında yaptıkları tek şey, top kendilerine gelince karşı tarafa atıp kurtulmaktı. Subay düdük çaldığı zaman ne yapmaları gerektiğini anlamaları epeyi zaman aldı. subay sözlü komut vererek durumu açıklıyordu.
Neticede iki takım finale kaldı. Final maçını bizzat komutan ve yüksek zevat izleyecekti. maç başladı ama bir zaman sonra sabahlara değin bizzat katıldığı işkenceli sorgulardan yorgun düşmüş olan komutan uyumaya başladı. kimse uyandırmaya cesaret edemedi. maç bitip, alkışlar başlayınca komutan uyanıp sonucu sorduğunda söylediler.
Komutan bir müddet ensesini kaşıyıp düşündükten sonra, iki tarafın oyuncularını çağırıp buyruğunu verdi. “maçı başından itibaren yeniden oynayacaksınız ama aynen tekrar edeceksiniz. yani ilk karşılaşmada ne yaptıysanız aynısı olacak!!!”
Size inanılmaz gelebilir ama Adıyamanlılar aynen oynadılar.. Komutan sonucu beğenmedi. kupayı kazanan takıma değil gönlündeki takıma verdi. hep beraber istiklal marşı söylendi.
O günden sonra Adıyamanlılar hiç voleybol oynamadılar. devlet erkanı tarafından düzenlenen hiç bir turnuvaya da itibar etmediler."
MENDİLİMDE KAN SESLERİ
Her yere yetişilirHiçbir şeye geç kalınmaz amaÇocuğum beni bağışlaAhmet Abi sen de bağışlaBoynu bükük duruyorsam eğerİçimden öyle geldiği için değilAma hiç değilAh güzel Ahmet abim benimİnsan yaşadığı yere benzerO yerin suyuna, o yerin toprağına benzerSuyunda yüzen balığaToprağını iten çiçeğeDağlarının, tepelerinin dumanlı eğimineKonyanın beyazAntebin kırmızı düzlüğüne benzerGöğüne benzer ki gözyaşları mavidirDenize benzer ki dalgalıdır bakışlarıEvlerine, sokaklarına, köşebaşlarınaÖylesine benzer kiVe avlularına(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)Ve sözlerine(Yani bir cep aynası alım-satımına belki)Ve bir gün birinin adres sormasına benzerSorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüneCamcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasınaÖyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasınaMinibüslerine, gecekondularınaHasretine, yalanına benzerAnısı işsizliktirAcısı bilincidirBıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olanGülemiyorsun ya, gülmekBir halk gülüyorsa gülmektirNe kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi.Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskidenDirseğin iskemleye dayalı-- Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben --Cıgara paketinde yazılar resimlerResimler: cezaevleriResimler: özlemResimler: eskidenberiVe bir kaşın yukarı kalkıkSevmen aceleDostluğun çabukBakıyorum da simdiO kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet AbiBiz eskiden seninleİstasyonları dolaşırdık bir birO zamanlar Malatya kokardı istasyonlarNazilli kokardıVe yağmurdan ıslandıkça Edirne postasıKıl gibi ince İstanbul yağmurunun altındaEsmer bir kadın sevmiş gibi olurdun senKadının ütülü patiskalardan bir teniUpuzun boynuKirpikleriVe sana Ahmet Abiuzaktan uzaktan domates peynir keserdi sankiSofranı kurardıElini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardıCezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdiÇocuklar doğururduVe o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibiO çocuklar büyüyecekO çocuklar büyüyecekO çocuklar...Bilmezlikten gelme Ahmet AbiUmudu dürtUmutsuzluğu yatıştırDiyeceğim şu kiYok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenlerOysa o kadar kullanışlı ki şimdiHayalsiz yaşıyoruz nerdeyseÇocuklar, kadınlar, erkeklerTrenler tıklım tıklımTrenler cepheye giden trenler gibiİşçilerAlmanya yolcusu işçilerKadınlarKimi yolcu, kimi gurbet bekçisiEllerinde bavullar, filelerKolonyalar, su şişeleri, paketlerOnlar ki, hepsiBir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenlerAh güzel Ahmet Abim benimGördün mü bakDağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlarVe dağılmış pazar yerlerine memleketGelmiyor içimden hüzünlenmek bileGelse deÖyle sürekli değilBir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzünO kadar çabukO kadar kısaİşte o kadar.Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanarDiş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanarMendilimde kan sesleri
Edip CANSEVER
Ekşi Sözlükte Herkese Küfretmiyorlar
Ben bu adamın bir şeyi olmak isterdim. yakınında bir amca kızı, köylüsü, sette çay dağıtan bir yardımcısı, sıkı sıkı kapadığı ceketinin otururken buruşmuş yırtmacını ütüleyen ütücüsü mesela. konuşurken bir yandan oyunculuğa dair ettiği laflar ile oyunu, oyunculuğu, yönetmenliği, bu toprağın insanını iyi tanımak için uğraşmış bir sosyoloğu, antropoloğu, “birinin sorunu varsa çocukluğuna dönülür öyleyse bu toplumda geçmişi ile yüzleşecektir” derken bir psikoloğu gördüm gözlerinde. sanki taptuk kapusunda odun taşımış bir yunus torunu gibi bir tarafı duru, konuşurken öbür yanı eğilip bükülüyor fakat ağzından çıkan yüklemlerde sözleriyle kaskatı, yüzümüze gözümüze çarpan bir film çekiyordu. o yumuşacık gönülden hem mizah buharlaşıyor hem de itirazın kopyası değil aslı konuyordu önümüze. bu öyle kıçını sallayarak pahalı barlarda söylenen rock şarkılarının itirazı gibi başkaları için başkalarına söyleyen bir müziğe benzemiyordu. her cümlesinde anadolu’nun geri çekilen ve ön tarafı başkalarına bırakan terbiyesinden olma adam duruyordu oracıkta. sesine, tonlamasına, yerel ağzın temizliği, duruluğu, keskinliği sinmiş bir hitabet izliyordum. sözcük seçimi ya da ağız özenti ve kaplama bir ağız değildi. edilen her kelime belli ki bu hayata uzun yıllar boyunca sızmıştı. dün öğrenilmiş gibi durmuyordu. eminim ki çok az entelektüel bu kadar karalamasız konuşabilir ve meramını böyle sade ama vurucu anlatabilirdi. ödülünü armağan ettiği çocuklar için kurduğu cümleyi aynen tekrar edemeyecek olmanın verdiği korku ile yazamıyorum ama siz bulun bakın ne dediğine.
ne olurdu şu topraktan daha fazla çıksaydı bu kendine güveni tam, yerel ağzından ve ait olduklarından utanmayan adamlardan. “ben emredemem, bağıramam çağıramam zaten böyle yapılan işten hayır gelmez” derken zaten deki ilk hece kısa okununca ve hayır daki h harfi arapçadaki gibi gırtlaktan vurgulanınca öyle bir rahleye çöküyor ki insan öğretmeye çalışmayan bir adama öğrenci oluyor.
Bana bir avans verin size nasıl vekillik yapılır göstereyim
Sizin Kürt olduğunuzu zannediyor herkes, neden?
Kürt meselesine gösterdiğim yakınlık ve duyarlılık herkeste böyle bir algıya sebep oldu. Adıyaman’da 15-20 tane Türkmen aile vardır. Hem ana hem baba tarafım bu ailelerden gelmedir. Dolayısıyla Türk’üm ama orada asimilasyon tersine çalışmış! Öyle diyeyim.
Nasıl bir ailede büyüdünüz?
Adıyaman’ın merkezinde doğdum. Babam hem berberdi hem de arzuhalci. Aynı zamanda da 1960’lardaki Behice Boran’lı Türkiye İşçi Partisi’nin Adıyaman kurucusu ve il başkanı. Öldü ben 8 yaşındayken. Sirozdan. Sonra annem ve dört kardeşim dedemin evine sığındık. Dedem de solcu bir adamdı ama İşçi Partili değildi. CHP’liydi.
Nasıl geçiniyordunuz?
Ben 8 yaşında fotoğrafçıya çırak olarak girdim. Adıyaman’ın iki fotoğrafçısından biri. Haftada 125 kuruş alıyordum.
Ne yaparak?
Su getir, orayı süpür… İlkokulu bitirdiğimde kalfa olmuştum. Rötuş yapıyordum fotoğraflara.
Siz kardeşler arasında en büyük müsünüz?
Evet. Onlar çok küçük olduğundan çalışmazdı. Lise ikiye geldiğimde fotoğrafçılıktan aldığım para evi geçindirmeye yetmiyordu. 16 yaşından önce asgari ücret alamazdınız. 16’yı bitirince Sıtma Savaş ve Eradikasyon’a mevsimlik işçi olarak girdim.
Niye orada çalıştınız? E Adıyaman’da sıtma vakası çoktur. Çok olan yerde de sıtma savaş vardır. Biz de sırtımızda 40 kiloluk pirinç bronz pulvarizatörle ilaçlama yapıyorduk. Çukurova’ya pamuk işçiliğine gitmiş olanların parmağından kan almışlığım da vardır tabii. Yaz tatillerinde ve 15 gün de okulun başlangıcından çalarak çalışırdım. İyi para kazanıyordum ama. 1100 lira filan. Amcam öğretmendi, ondan fazla maaş alıyordum. Çünkü sendikalıydık.
Sendikacılık ergenlik döneminizde başlıyor yani…
Tabii. Sıtma işçileri olarak devrimci bir sendikaya girdik. İşyeri temsilcisi olmuştum. Fakat Milliyetçi Cephe hükümeti kurulunca beni attılar işten. Ben de kirvemin oğluyla bir lastik tamirci dükkânı açtım.
O niye?
Çünkü bir balyoz ve bir levye, o dükkânı açmak için kâfiydi. Liseyi bitirene kadar hem lastik tamirciliği yaptım hem de amatör olarak fotoğraf çektim. O zaman Türkiye’de nüfus cüzdanları değişmeye başlamıştı. Çok yapraklı cüzdanlardan tek yapraklıya geçiş… Fotoğrafçıda kalfalık yaptığım dönemde 3 yıllık harçlıklarımdan arttırdıklarımla aldığım çakma Mamiya bir makinem vardı, Lübitel marka. Hafta sonları köyleri gezer, şehre inemeyenlerin vesikalıklarını çeker, tab ettirdikten sonra da teslim ederdim.
Tüm bunlar arasında Ankara Siyasal Fakültesi’ni nasıl kazandınız?
Bende üniversite kazanacak bir adam hali yok mu? Okula yarım yamalak gidiyorum gibi görünse de çok sıkı bir öğrenciydim. Söylemesi ayıp, liseye kadar hep çok iyi derecelerle bitirdim. Lisede çatışma ve can güvenliği sorunu başlamıştı. Biraz tavsadı ama Siyasal’a da üstlerden bir sırada girdim. Birkaç başarı bursu almıştım o zaman.
Aileniz Ankara’ya gitmenize ses çıkarmadı mı?
Yok çünkü kardeşim de çalışacak yaşa gelmişti. Ayrıca Ankara’da da hem çalışıp hem okuyordum.
Ne zaman ve niye hapse girdiniz?
Yıl 1981. Üniversite ikinci sınıftayım. 12 Eylül’e karşı direnen örgütlü bir siyasal yapının içindeydim. Cuntayı protesto ediyorduk, geceleri duvarlara yazı yazıyorduk, pankartlar asıyorduk. Sonra bir gün yakalandım. Mamak’a gönderildim. Örgüt üyeliğinden 16 yıl ceza aldım, daha sonra Yargıtay bozdu. 12’ye indirildi. Mamak’tan sonra Ulucanlar ve Haymana Cezaevi’nde de yattım.
Hatıralarınız çok mu berbat?
16 kişiye göre yapılmış bir koğuşta 120 kişi kalıyorduk. Balık istifi yatıyorduk. Buna rağmen güzel anılarımız var. Bütün ülke büyük bir suskunluğa bürünmüşken itiraz eden kim varsa cezaevindeydi. Orada da itirazımızı direnişlerle, açlık grevleriyle sürdürüyorduk.
Çok işkence gördünüz mü?
Herkes gördü o dönem. Bunları anlatmayı sevmiyorum çünkü 16 yaşında idam edilen, işkencede öldürülen insanlar varken kalkıp “Bize de şunu yaptılar” demek ayıp geliyor.
Sizde hiç cezaevi travması olmamış gibi konuşuyorsunuz?
Travma dediğin şeye ben ömrümde hiç düşmedim. Depresyondayım, bunalımdayım diyorlar. İnsan niye bunalır ben onu anlamamışım hiç. Mesela savaş bölgesine giden gazetecilerin ruhsal durumu bozulur. Niye? Çünkü o savaşın parçası değil, izleyicisidirler. İnandığın bir savaşın tarafıysan ve haklı bir savaşsa bu, niye travmaya düşecekmişsin? Onurlu yaşamayı gözetiyorsan insan ömrü çok uzun bir süre.
Sizin gibi o dönemin devrimcilerinin bazıları bugün “Biz ne beyhude çabalamışız, zaten bu millet bizim hayal ettiğimiz dünyayı istemiyormuş” diye söylenir. Siz?
Öyle diyenlerin temel eğitimlerinde sorun var demektir. Bilanço hesabına dayanan bir ilişki değildir senin halkla kurduğun ilişki. Çok uzun soluklu, sabırlı çabayı gerektirir. Asıl problem başka…
Nedir?
Eğer sen sosyalist olmayı içselleştirememişsen, “Halkımız bizi anlamadı” diye dönersin. Bir ömür uğraşırsın, halk da senin yaptıklarından hiçbir şey anlamamış olabilir. Ama bir sosyalist olarak bir ömrü ikmal etmek büyük bir kazançtır. Erdemli bir yurttaş olarak yaşayıp ölürsün, bunun keyfi bile yetmeli bir insana.
Sosyalist olmayan erdemli değil mi?
Olmaz olur mu? Ama sosyalist olmak bundan biraz daha fazlası. Temelde emeğin sömürülmesine itiraz etmek, herkes için adil, eşit ve özgür bir dünyayı savunmak demektir. Sosyalizmin bilimsel olarak önerdiği dünyayı bilmeden de hayatını böyle inşa eden insanlar vardır. İşin aslı bir sistem meselesi. Elbette insanın erdemli olması için sosyalist olması gerekmez ama her sosyalist erdemli olmak zorundadır.
İmkânlarınız olsa, yeni Türkiye sistemini nasıl inşa ederdiniz?
Eğitimin, sağlığın, iletişimin bütün yurttaşlar için eşit ve parasız olmasını sağlardım. Bu toplumda sadece dört kesimi imtiyazlı sayardım: Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler. Betonların istila etmediği herhangi bir kara parçasına 500 tane fidan diken, can suyunu veren, en az yarısının hayata tutunmasını sağlayan bütün gençleri askerlikten muaf sayardım. Bu sayıyı yükseltenlere de rütbe verirdim. Düşün sen 2 bin tane ağaç dikmişsin, seni general yapardım. Askerlik denilen mesleği de tarihe terk etmiş olurduk.
İletişimi niye bedava yaptınız?
Tabii ya, iletişim de bedava olmalı! Asgari bir konuşma dilimi, anayasal bir hak sayılmalıdır. Bunun üzerindeki iletişim için sadece maliyet üzerinden bir tahsilat yapılmalıdır.
BDP tüm Türkiye için bunları öneriyor mu?
BDP’yi bugün için başka türlü konuşmak lazım çünkü şu anda ülkede ağır bir savaş-barış gündemi var. Benim BDP’ye katılmamın en büyük nedeni bu savaş halinin onurlu bir barışla finalize edilmesine katkı sunmak. Bu konuda safımı ezilenlerden yana konuşlandırıyorum. BDP şu anda henüz en temel hak ve özgürlüklerin peşinde.
Saf tuttuğunuz ezilenlerle ilk nasıl yüzleştiniz?
Bizim evimiz Adıyaman’da Oduncu Pazarı denilen yerdeydi. Köylüler oraya odun satmaya gelirlerdi. Onların başka bir dilde konuştuklarını işitince çok şaşırmıştım. 7-8 yaşlarındayken. Bunlar kim diye sormuştum. Kürtler demiştiler. Sonra okulda da çocuklarını görünce daha da şaşırmıştım. Çünkü önce Türkçe öğreniyorlardı.
Evinizde Kürt sorunuyla ilgili bir bilinç var mıydı?
Babamda çoktu. Adıyaman’daki Türkiye İşçi Partisi’nin neredeyse tamamı Alevi Kürtlerden oluşuyordu. O zaman duyduklarım Kürt sorunuyla ilgili ilk bilgilerimdi. Ortaokul yıllarında sosyalist külliyatı okumaya başladığım için meseleye iyice hâkim oldum. O günden beri hep Kürtlerin ulusal hak ve demokratik taleplerinin yanında durdum.
Kürtçeyi nerede öğrendiniz?
Kürtçeye hâkim değilim, öğreneceğim. Bir borç olarak görüyorum.
Sizin gibi bir insan niye milletvekili olmak ister?
Bir istekle aday olmadım. Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku oluştu. 17 sol siyasal parti ve sivil toplum örgütü toplandı ve belli isimler üstünde mutabakata vardılar. Onlardan biri de bendim. Başta beni bağışlamalarını istedim ama arkadaşlar bağışlamadı.
Niye hayır demiştiniz?
Hayatın içinde bir mevzi olarak sinemayla uğraşmanın, köşe yazmanın da Meclis’te olmak kadar önemli yer tuttuğunu düşünüyordum. Ama arkadaşlar önümüzdeki dönemin tarihsel öneme sahip olduğu, neredeyse kurucu Meclis olacağı konusunda beni ikna ettiler. İkna oldum çünkü bu savaş tıkanmış durumda. Barışı inşa etmek savaştan daha zor ve zahmetli bir süreç. Bu konuda heybesinde turpu olan herkes barış sürecine katkıda bulunmalı.
“Keşke yazar kalsaydı, sürece daha çok katkı yapardı” diyenler var.
Yazarlığımı biliyorlar ama vekilliğimi henüz bilmiyorlar. Yazı yazmaya başlamadan önce de bana “Sen sinemacısın, ne işin var gazetede köşe yazıyorsun” diyorlardı. Ama o zaman daha benim nasıl bir köşe yazacağımı bilmiyorlardı. Halk bana bir avans verirse size nasıl milletvekilliği yapılacağını gösterebilirim.
Kendinizi yemin ederken hayal edebiliyor musunuz?
Osmanlı döneminin son zamanlarında bir bölgeden çok şikâyet gelmiş. Yöneticilerin, yolsuzluk, haksızlık ve zulümle uğraştığı sadarete bildirilmiş. Sadaret de denetlemesi için bir adamı göndermiş. Adam da tüm erkân-ı devleti dizmiş karşısına. Herkes sırayla yemin içmeye başlamış. Allah, kitap, Kuran, şeref üzerine “Vallahi iftiradır biz öyle şey yapmadık” demişler. Giden adam bakmış ki birisi sessiz duruyor. “Sen niye yemin içmiyon, yoksa bir halt mı işledin?” diye sorunca cevap şöyle gelmiş: “Bekliyom, 5-10 dakika içinde bunlara bir şey olmazsa bir yemin de ben içeceğim.” Yani yemini bizim karşımıza büyük bir kıymet gibi indirenler, kendileri bu yemine ne kadar sadakatle bağlı kalmışlar dönüp ona baksınlar.
Radikal’e nasıl veda ettiniz?
Kolay bırakmadılar. Hatta genel yayın yönetmeni bir sürü ek sosyal vaatlerde bulundu. Sigara içilebilecek bir oda bile bu vaatlerin arasındaydı. Ben dedi, grubun yasağına karşı bu odayı savunurum! Ama artık her şey için çok geçti. Zamanında yapacaktı bunu.